![]()
Sual: Hadis inkârcıları, (Hadisler dinde delil olsaydı, din eksik olurdu; çünkü hiçbir hadis âlimi, bildiği bütün hadisleri kitaplarına yazmamıştır. Mesela Müslim’de olmayan bir hadisin, Buhari’de olacağına dair bir garanti yoktur. O zaman bu hadiste bildirilen hüküm dine girmemiş ve din de eksik kalmış olur) diyorlar. Buna nasıl cevap verilebilir?
CEVAP
Hadis demek, Resulullahın vahye dayanan sözleri demektir. İslamiyet’in bir parçası değil tamamı demektir; çünkü Peygamber efendimiz Kur’an-ı kerimi açıklayarak, İslamiyet’i bize bildirmiştir. (Şunlar âyet-i kerime, şunlar hadis-i kudsi, şunlar helaldir, şunlar haramdır) demiştir. Bunları da, Allahü teâlânın emriyle söylemiştir. Resulullahın bildirdikleri delil olmazsa, ortada din kalır mı?
(Hadisler yani Peygamber efendimizin bildirdikleri delil değildir) demek, Kur’an benim için delil olamaz demektir; çünkü böyle söylemek, Kur’an-ı kerimin, (Resulüme itaat edin, onun bildirdiklerine uyun) emrini inkâr etmek olur. Yani İslamiyet’i yıkmanın başka bir yolu olur.
Müslim’de olan bir hadis, Buhari’de olmayabilir, Buhari’de olan bir hadis de, Müslim’de olmayabilir. Kütüb-i sitedeki diğer hadisler de böyledir. Birinde olup ötekinde olmayan hadisler, elbette olur. Hepsini bir hadis âliminin kitabına yazması gerekmez. Eshab-ı kiram bütün hadisleri bildirmişlerdir. Hadis kitapları bir bütün olarak ele alınınca, dinde hiçbir eksik hükmün kalmadığı görülür.
Kur’an-ı kerim, hadis-i şeriflerle açıklanarak, dinimizde eksik bırakılan mesele kalmamıştır. Namazın rekâtları, farzları, vacibleri, namazı bozan hususlar gibi çok şey, Kur’an-ı kerimin emrine uyularak, hadis-i şeriflerle bildirilmiştir. Hadis-i şerifleri delil saymamak, Kur’an-ı kerimi delil saymamak olur. Hadis-i şerifler delil olmazsa, her şeyin hükmünü Kur’an-ı kerimde nasıl buluruz ki?
Hadislerin delil olmasını inkâr edip, (Yalnız Kur’an delildir) diyenler kesinlikle samimi değildir; çünkü Allahü teâlâ, (Yalnız bana tâbi olun, yalnız bana itaat edin) buyurmuyor. (Resulüme de itaat edin)buyuruyor. Eğer hadisler, yani dinimiz eksik olsaydı, Allahü teâlâ,(Dininizi tamamladım) buyurmazdı. Hadislerin eksik olup olmadığını hâşâ Allahü teâlâ bilmez mi? Peygamber efendimize uymak gerektiğini bildiren birkaç ayet-i kerime meali şöyledir:
(Resulümün verdiğini alın, yasakladığından da sakının!) [Haşr 7]
(O Peygamber, güzel şeyleri helal, çirkin şeyleri haram kılar.)[Araf 157] (Allahü teâlâ, haram kılma yetkisini Resulüne de vermiştir.)
(Allah ve Resulüne itaat eden Cennete, isyan eden Cehenneme gider.) [Nisa 13,14]
(Biz her Peygamberi, kendisine itaat edilsin diye gönderdik.)[Nisa 64]
(Allah ile resullerinin emirlerini birbirinden ayırıp ikisi arasında bir yol tutmak isteyen kâfirdir.) [Nisa 150,151]
(Kur’anı insanlara beyan edesin, açıklayasın diye sana indirdik.)[Nahl 44]
Buradaki beyan etmek, âyet-i kerimeleri başka kelimelerle ve başka şekilde anlatmak demektir. (Huccetullahi alel-âlemin)
Bu konudaki birkaç hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Cebrail aleyhisselam, Kur’anla beraber, onun açıklaması olan sünneti de getirdi.) [Darimi]
(Bana Kur’an-ı kerimin misli kadar daha hüküm verildi.) [İ. Ahmed]
(“Yalnız Kur’andaki helal ve haramı kabul edin” diyenler çıkar. İyi bilin ki, Peygamberin haram kılması, Allah’ın haram kılması gibidir.) [Tirmizi, Darimi]
-
12/12/2009 · Kategori: Peygamber Efendimiz
Sual: Misyonerlere aldanan bir genç, (Bir tek hadisin bile sahih olduğunu söylemek mümkün değildir. Çünkü ne hadisi söyleyen peygamberi, ne de, onu nakleden sahabeyi gördük, yanında değildik. Bu bakımdan bir hadisin doğru olduğunu söylemek yanlış olur. Mesela Buhari ve Müslim’in rivayet ettiği beş vaktin namazın farz oluşu ile ilgili hadis, diğerleri gibi uydurmadır. Eğer Muhammed Musa’dan üstün ise, onun tavsiyesine nasıl uyar?) diyor. Buna nasıl cevap verebiliriz?
CEVAP
Yukarıdaki iddiaları yapan maksatlı değilse, Peygamberi de, sahabeyi de, âlimleri de hakkıyla bilmiyor demektir. Tevatürden, icmadan, hadis ilminden haberi yoktur. Bilmediği bir şeyi, bir peygamber bir başkasına sorabilir. Bundan da haberi yok. Musa aleyhisselam ulül-azm, büyük bir resuldür. Buna rağmen, bilmediği ilimleri öğrenmek için, bir kimseden yardım istediği Kur’an-ı kerimde bildiriliyor. İşte âyet-i kerimeler:
(Bu arada ikisi [Hazret-i Musa ile arkadaşı], katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve kendisine ilim öğrettiğimiz kullarımızdan birini buldular. Musa ona, sana öğretilen [gayblarla ilgili] ilimden, doğruyu bulmama yardım edecek bir bilgi öğretmen için sana tâbi olmak istiyorum, dedi. O, Sen benim yaptıklarıma dayanamazsın, esasını bilmediğin bir şeye nasıl dayanabilirsin?” dedi. Musa, inşallah, beni sabredici olarak bulursun dedi.) [Kehf 65 - 69]
Kitap sahibi bir peygamber, herhangi bir kimseden bilgi almak istediğine göre, Peygamber efendimizin Hazret-i Musa’nın tecrübesine istinaden yaptığı tavsiyesine uyması yadırganmamalıdır. Bu hadis-i şerif, Buhari ve Müslim gibi dinimizin en kıymetli iki hadis kitabında yer almaktadır. Bu iki kitaba inanılmazsa, din yıkılmış olur. Çünkü bu iki kitabın doğru olmasında İcma hasıl olmuştur. İcma, âlimlerin sözbirliğidir. Eğer İcma’ya inanılmazsa Kur’ana da inanılmaz. Ayrıca namazın nasıl kılınacağı, namazın farzları, vacibleri, mekruhları, sünnetleri, namazı bozanları Kur’an-ı kerimden anlamak mümkün değildir. Daha bir çok konunun hepsini Peygamber efendimiz açıklamıştır. Resulullah efendimizin açıklaması olmadan bunları bilmek mümkün değildir.
Medarik tefsirinde, Nisa suresinin (Müminlerin [itikad ve ameldeki]yolundan ayrılan Cehenneme gider) mealindeki 115. âyet bildirildikten sonra, (Kitab ve sünnetten ayrılmak gibi icmadan da ayrılmak caiz değildir) buyuruluyor. Beydavi’de, aynı âyetin tefsirinde (Bu âyet, icmadan ayrılmanın haram olduğunu göstermektedir) buyuruluyor.
İmam-ı Ahmed’in bildirdiği, (Ümmetim dalâlet üzerinde sözbirliği yapmaz) hadis-i şerifi de gösteriyor ki, Ehl-i sünnet âlimlerin söz birliği ile bildirdiklerinin hepsi doğrudur.
İbni Sebe diyor ki: Kur’anı toplayan Eshab, ona ilave ve çıkarma yaptı. Biz Kur’ana inanmayız. (Bu Kur’anı Allah indirdi korumasını o yapar) diye bir âyet uydurmuşlar.
Yok, biz İbni Sebe yahudisi gibi değiliz deniyorsa ve Kur’ana inanılıyorsa, Eshab-ı kiramın hepsinin Cennetlik olduğuna da inanmak gerekir. Onların rivayet ettikleri hadislerin de doğru olduğuna inanmak gerekir. Kur’anı bildirdikleri gibi hadisleri de onlar bildirdi. Bunlardan birisini kötülemek, bir dediğine inanır, diğer dediğine inanmam demek, dini yıkmanın, İslamiyet’e inanmıyorum demenin kamufle edilmiş şeklidir. Hadis âlimlerini, yalancı, cahil ve din düşmanı bilmek ne kadar yanlıştır. Buhari ve Müslim gibi âlimlere uymak gerekir. Çünkü Kur’an-ı kerimde (Bilmiyorsanız zikir ehline [âlimlere] sorun)buyuruluyor. (Nahl 43)
Sual: Peygamber efendimizin mübarek saç ve sakalıyla bereketlenmeye, yani Allah’tan başkasına saygı göstermeye şirk diyen Vehhabilerin bir gerekçeleri var mıdır?
CEVAP
Vehhabiliğin temelini atan, İngiliz casusu Hempher’in ve İbni Teymiyye’nin sapık sözlerini esas almaktan, anlayışlarını din gibi göstermekten başka gerekçeleri yoktur.
Allahü teâlâdan başkasına tazim etmek, saygı göstermek şirk değildir. Bir âyet-i kerime meali:
(Allah’ın şeairini [nişanelerini] tazim etmek, kalblerin takvasındandır.) [Hac 32]
Bunun için, Allahü teâlânın şeairini tazim etmek vacib olmuştur. Şeair, nişanlar, alametler demektir. Abdülhak-ı Dehlevi hazretleri,(Görülünce, Allahü teâlâyı hatırlatan her şey, Allahü teâlânın şeairi olur) buyuruyor. Bekara suresinin, (Safa ve Merve, Allah’ın şeairindendir) mealindeki 158. âyet-i kerimesinden anlaşılıyor ki, Allahü teâlânın şeairi, yalnız Safa ve Merve tepeleri değildir. Bunlardan başka şeair de vardır. Mekke-i mükerreme şehrinde, Mescid-i haramın yanında bulunan Safa ve Merve ismindeki iki tepecik arasında, İsmail aleyhisselamın annesi Hazret-i Hacer gidip geldiği için, bu iki tepecik, Allahü teâlânın şeairi olup, O mübarek anneyi hatırlamaya sebep olunca, bütün mahlûkların en üstünü ve Allahü teâlânın sevgilisi olan Muhammed aleyhisselamın doğduğu, büyüdüğü, ibadet ettiği, hicret ettiği, namaz kıldığı, vefat ettiği yerler, mübarek türbesi, Hazret-i Ali’nin ve diğer Eshabının yerleri de elbette Allahü teâlânın şeairi olur. (Üsul-ül-erbea fi terdid-il vehhabiyye)
Şah Veliyyullah Dehlevi hazretleri de buyuruyor ki:
Allahü teâlânın şeairini sevmek demek, Kur’an-ı kerimi, Peygamber efendimizi ve Kâbe’yi sevmek demektir. Hatta Allahü teâlâyı hatırlatan her şeyi sevmektir. Allahü teâlânın Evliyasını sevmek de böyledir.(Eltaf-ül-kuds)
Peygamber efendimizin mübarek saç ve sakalıyla bereketlenmek de, bunlar gibi caizdir. Bizzat kendisi, bunların dağıtılmasını emretmiştir.
Resulullah, Cemre-tül-akabeye geldi, taşlarını attı, sonra Mina’da konakladığı yere geldi ve kurbanını kesti. Sonra berbere, (Al!) buyurdu ve sağ yanını işaret etti, sonra sol tarafını işaret etti, sonra kesilen saçları halka vermeye başladı. Sağ yandan kesilenleri sağındakilere, sol yandan kesilenleri de Ümmü Süleym’e verdi. (Buhari, Müslim, Tirmizi, Ebu Davud)
Uzun zaman Resulullah efendimize hizmetle şereflenen Enes bin Malik hazretleri, kendisiyle beraber bir sakal-ı şerifin defnolunmasını vasiyet etti. Allahü teâlânın huzuruna sakal-ı şerifle birlikte çıkmak istedi.(Buhari)
Resulullahın faziletlerinden birisi de şudur ki, Halid bin Velid, başında, sarığı arasında bir sakal-ı şerif taşırdı. Bunu taşıdığı her savaşta zafer kazanırdı. O, mübarek bir kılı sebebiyle muradına kavuşuyor da, Resulullah efendimizin mübarek zat-ı şerifini vesile ederek Allahü teâlâdan dilekte bulunanlar kavuşmaz olur mu? (Kadi İyad - Şifa-i şerif)
Resulullah efendimiz çarşıya çıkıp, bir entari satın aldı. Giderken bir a’manın [kör] oturmuş, (Allah rızası için, bana bir gömlek verin, cennet elbiselerine kavuşun) dediğini duyup, aldığı entariyi buna verdi. A’ma, entariyi eline alınca, misk gibi güzel koku duydu. Bunun, Resulullahın mübarek elinden geldiğini anladı; çünkü Resulullahın bir kere giydiği her şey, eskiyip dağılsa bile, parçaları da misk gibi güzel kokardı. A’ma, (Ya Rabbi, bu gömlek hürmetine, gözlerimi aç) diye dua etti. İki gözü hemen açıldı. (Zad-ül-mukvin)
Hazret-i Ebu Cuhayfa diyor ki:
Resulullah efendimiz, öğle sıcağında çıkıp abdest aldı. Oradakiler kalkıp, Onun ellerini tutup, yüzlerine sürdüler. Bir de ben, onun mübarek ellerini tutup yüzümün üstüne koydum. O sıcakta mübarek elleri, kardan daha soğuktu ve miskten daha güzel kokuyordu. (Buhari)
(Ellerini tutup yüzlerine sürdüler) ifadesi, faziletli ve salih kimselere dokunarak bereketlenmenin meşru olduğunu gösteriyor.
Hazret-i Âişe validemiz buyuruyor ki:
(Resulullah bir yarası olan kimseyi tedavi ederken, işaret parmağını yere sürüp ve kaldırarak, “Bismillahi türbetü erdina biriki ba’dina liyüşfa bihi sekimüna bi-izni Rabbina” derdi.)[Müslim]
İmam-ı Nevevi’nin bildirdiğine göre, hadis-i şerifin manası şöyledir: İşaret parmağını mübarek ağız suyuyla ıslatıp, sonra toprağın yapışması için yere koyar, sonra illetli ve yara olan yere sürer ve bu elini sürerken, Allahü teâlânın ism-i şerifiyle bereketlenmek için bu duayı okurdu.
Hadis-i şerif kitaplarında, Eshab-ı kiramın, Peygamber efendimizin eşya ve eserleriyle, sakalı, teri, gözyaşı ve ağız suyuyla bereketlendiklerine dair böyle misaller çoktur. Vehhabilerin bunlara şirk demesinin hiç önemi yoktur.
Sual: Ehl-i beyt için, Cennetlik demek caiz midir?
CEVAP
Önce Ehl-i beytin kimler olduğuna bakalım. Âlimler farklı bildirmişlerdir.
Ehl-i beyt Resul-i ekremin zevceleri, çocukları ve torunlarıdır. Hazret-i Ali de bunlardandır. O da, Ehl-i beytin akrabasındandır (Şehzade tefsiri)
Râzî tefsirinde de, böyle bildiriliyor. Ebüssüud tefsirinde ise, (Ehl-i beytim bunlardır) hadis-i şerifi, Ehl-i beytin sadece bildirenler olduğunu göstermez deniyor. Başka bir hadis-i şerifte de, (Aşere-i mübeşşere Cennetliktir) buyuruluyor. Buna göre, sadece bu on zatın Cennetlik olduğu, başka hiç kimsenin Cennetlik olmadığı söylenemez. (Benim Cennetteki arkadaşım Osman’dır) hadis-i şerifi de, Resulullahın Cennette başka arkadaşlarının olmadığını göstermez.
Demek ki, Ehl-i beyt, sadece Hazret-i Fatıma, Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin’den ibaret değildir. Resulullahın bütün zevceleri, kıyamete kadar Resulullahın torunları olan seyyidler ve şerifler, Ehl-i beyte dahildir. Hazret-i Fatıma’nın sadece iki oğlu değil, kızları da Ehl-i beyte dâhildir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Her baba evladının kök sülalesi vardır. Nesebi onunla sona erer. Yalnız Fatıma’nın sülalesi bana çeker. Bunlar benim Ehl-i beytimdir. Onların faziletini inkâr edenlere yazıklar olsun. Onlara muhabbet edene Allah muhabbet eder; onlara buğz edene de Allah buğz eder.) [Hâkim]
İşte bu yüzden Hazret-i Ömer, sırf Ehl-i beytle akraba olmak şerefine kavuşmak için Hazret-i Fatıma’nın kızı Hazret-i Ümm-ü Gülsüm’le evlenmiştir. Hazret-i Ömer, Eshab-ı kiramdan ve aşere-i mübeşşereden olmasaydı, sırf bu akrabalık sebebiyle yine Cennetlik idi.
Başka bir hadis-i şerif de şu mealdedir:
(Rabbim söz verdi ki, kızlarıyla evlendiğim ve kızlarımı verdiğim aileler, Cennette benimle beraberdir.) [Deylemi]
Bir âyet-i kerime meali:
(Ey Ehl-i beyt, Allah sizlerden ricsi [kusurları, günahları] gidermek istiyor ve sizi tam bir taharetle temizlemek irade ediyor.) [Ahzab 33] (Kusurları ve günahları yok edilince, Cennetlik olurlar.)
Bir hadis- i şerif meali de şöyledir:
(Allahü teâlâ, Fâtıma ve nesline Cehennemi haram kıldı.) [Hâkim, Taberani]
Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri, (Ehl-i beyt, asi [günahkâr] olsalar da, bunları sevmek gerekir. Bunları sevmek, kalble, bedenle ve malla yardım yapmakla olup, bunlara riayet ve hürmet etmek, imanla ölmeye sebep olur) buyurdu. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Ehl-i beyti seveni Hak teâlâ sever, buğz edene de buğz eder.)[İbni Asakir]
(İslam’ın esası, bana ve Ehl-i beytime sevgidir.) [İbni Asakir]
(Her şeyin temeli var. İslam’ın temeli, Eshabımı ve ehl-i beytimi sevmektir.) [İ. Neccar]
(Ehl-i beytime buğzeden, yüzüstü Cehenneme atılır.) [İ. Ahmed]
(Vallahi, Ehl-i beytimi sevmeyenin kalbine iman girmez.) [İ. Ahmed]
(Allah’ı seven beni sever, beni seven de ehl-i beytimi sever.) [Tirmizi]
(Eshabımı, Ezvacımı ve Ehl-i beytimi seven, Cennette benimle olur.) [Ramuz]
(Şu üç hürmeti gözetenin, dini ve dünyası muhafaza edilir, yoksa hiç bir şeyi korunmaz. İslam’a, Peygambere ve Onun nesline hürmet.) [Taberani] (İslam’a hürmet, Dinin emirlerine riayet etmektir, Peygambere hürmet, sünnetine uymaktır, nesline hürmetseyyidlere, şeriflere hürmettir.)
Sual: Bir yazar, (Türkçe Kur'an olur, Kur'anın tercümesi ile namaz kılınır) lafını ortaya attı. Halkın sosyete hocası dediği bu yazar, ne yapmak istiyor, maksadı ne?
CEVAP
Maksadını bilemeyiz ancak bu tür teşebbüsler dinimizi içten yıkmaktır. Bunun yapmak istediğini, diğer reformcular defalarca yapmaya teşebbüs etmiştir. Mesela, bir zamanlar bazı profesörler, dinimizde yapılacak yenilikleri bir rapor halinde hazırlamışlardı. Rapor, özetle şöyle idi:
(Din de, diğer sosyal teşekküller gibi, hayatın akıntısına uymalıdır! Din, eski şekillere bağlı kalamaz. Türk demokrasisinde, din de, muhtaç olduğu gelişmeyi göstermelidir! Camilerimiz kullanılır hâle getirilmeli, sıralar, elbise askıları konmalı, içeriye ayakkabı ile girilmelidir! İbadet lisanı Türkçe olmalı, âyetler ve hutbeler Türkçe okunmalıdır!)
Ezanı yabancı dil ile okumak, namazı yabancı dil ile kılmak caiz değildir. Orucu, Ramazan ayında tutmak Allah’ın emri olduğu gibi, namazda kıraati Arapça okumak da Allah’ın emridir. Kur'an-ı kerimin tercümesini, Kur'an hükmünde tutmanın ve namazda okumanın asla caiz olmadığını bütün İslam âlimleri bildirmektedir. Kur'an-ı kerim Arapça olarak indirilmiştir. (Yusuf 2)
Allahü teâlâ, (Benim kitabım Arapçadır) buyuruyor. O halde, Allahü teâlânın melek ile indirdiği kelimelerin, harflerin ve anlamların toplamı Kur'andır. Başka dile, hatta Arapçaya çevrilirse, yine Kur'an olmaz.
Büyük İslam âlimi İbni Hacer-i Mekki hazretleri buyurdu ki:
(Kur'an-ı kerimi Arapçadan başka harf ile yazmak ve Kur'an-ı kerim yerine tercümesini okumak haramdır. Kur'an-ı kerimi tercüme etmek başka, yapılan tercümeyi Kur'an yerine koymak başkadır. Selman-ı Farisi, Fatiha'yı Farisi harflerle yazmadı. Tercümesini de yazmadı. Fatiha'nın Farisi tefsirini yazdı. Arapçadan başka harf ile yazmak ve böyle yazılmış olanı okumak haramdır. Kur'anı Arapça harflerle, okunduğu gibi yazmak bile haramdır.) [Fetava-i fıkhıyye s.37]
Ünlü fıkıh âlimi İbni Âbidin hazretleri, (Hutbeyi de Arapçadan başka dil ile okumak, tahrimen mekruhtur) buyurdu. Hindistan âlimlerindenMuhammed Viltori de, (Hutbelerin bir kısmını bile Arapçadan başka dil ile okumak bid'attir) buyurdu. [El-edille]
Eshab-ı kiram ve sonra gelen âlimler, bid'at işlememek için, Asya ve Afrika'da, hutbeleri hep Arapça okudu. Halbuki, dinleyenler Arapça bilmiyordu. Bunun için, Osmanlı âlimleri, 600 yıl, hutbelerin, kabul olmayacağını bildikleri için, Türkçe okunmasına izin vermediler.
(Namazda okunanı anlamak gerekir) demek, ibadetin ne olduğunu bilmemek demektir. Çünkü, namazı, insanın kendisi tertip etmemiştir. Namazın ve bütün ibadetlerin nasıl yapılacağını, yaparken neler okunacağını Allahü teâlâ Peygamberine bildirmiştir. Peygamber efendimiz de, bunları, öğrendiği gibi eshabına bildirmiş ve kendi de yapmıştır. Allahü teâlâ, namazda (Kur'andan kolayınıza geleni okuyun) buyurmuştur. (Müzzemmil 20)
Âlimlerimiz, eshab-ı kiramdan görüp işiterek, namazın nasıl kılınacağını öğrenmişler ve (Namazda okunacak Kur'anın, Allah kelamı olması gerekir, vazife, ancak böylece yapılmış olur) buyurmuşlardır. (F. Fıkhıyye)
Diyanet işleri Başkanlığı Din işleri Yüksek Kurulu'nun 4.12.1997 gün ve 103 sayılı kararı da özetle şöyle:
(Kur'andan kolayınıza geleni okuyun) âyetinde olduğu gibi, Peygamber efendimiz de namaz kılmayı tarif ederken, (Kur'andan hafızandakilerden kolayına geleni oku) buyurmuştur. Bu itibarla namazda Kur'an-ı kerim okumak; kitap, sünnet ve icma ile sabit bir farzdır. Kur'an, sadece mana olarak değil, Resulullahın kalbine elfazı [sözleri] ile indirilmiştir. Bu elfazdan başka lafızlarla ifade edilen mana Kur'an değildir. Çünkü, indirildiği elfazın dışında, hatta Arapça bile olsa, başka sözlerle ifade edilen mana, Kur'an değildir. Kur'an kavramında sadece mana değil, bir rüknü olarak onun elfazı da vardır. Bunun için tercümesine Kur'an denilemeyeceği ve Kur'an hükmünde olmadığı konusunda İslam âlimleri görüş birliği içindedir.
1926'da Göztepe Camii imamı Cemal Efendi'nin Cuma namazında Kur'an-ı kerimin tercümesini okuması üzerine, İstanbul müftülüğü, Diyanet işleri reisi Rıfat Börekçi'nin de imzası bulunan Müşavere heyeti kararında denmiştir ki:
“Namazda Kur'an okumak, icma ile farz ve Kur'anın herhangi bir tercümesini Kur'an yerine koymak asla caiz değildir. Bu husus İslam âlimlerinin icmaı ile sabittir. Bu bakımdan Cemal Efendi'nin vazifeden alınmasına zaruret hasıl olmuştur.”
« Önceki Yazılar :|:
















