Sual: Dinimizde yeşil renge niçin çok önem veriliyor? Türbeleri neden genelde yeşile boyuyorlar?
CEVAP
Yeşil rengin dinimizde mübarek olduğu muteber kitaplarda bildirilerek,(Renklerin güzeli yeşildir) buyurulmuştur.
Bunu bilen İslam düşmanları sırf hakaret olsun diye, yurtdışındaki bazı rezalet yuvalarını, yeşil renkle boyamışlardır. (İ. Casusunun İtirafları)
İmam-ı Ali Rıza hazretleri, bayrağı ve asker elbisesini siyah yerine yeşil yapmıştı. Abbasi devletinin bayrağı siyahtı. Halife Memun zamanında yeşile çevrildi. (S. Ebediyye)
Meleklerin yeşil kuşlar şeklinde görüldüğü çok olmuştur. (Şevahid-ün-nübüvve)
Âdem aleyhisselam cennetteyken, Eshab-ı kiramın tamamının suretlerini başlarında yeşil başlıklar, yeşil taçlar, yeşil silahlar ve yeşil bineklerle görmüştür. (Menakıb-ı Çihar Yâr-ı Güzin)
İki hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Uhud şehitlerinin ruhları, yeşil kuşlarla Cennete gitmiştir.)[Müslim]
(Üç şey, göze cila verir: Yeşilliğe, akarsuya ve [helal olan] güzel yüze bakmak.) [Hâkim]
Ormanın, yeşil alanların önemini bilmeyen yoktur. Yeşilliğin faydaları bilindiği için, trafikte yeşil geçiş emniyeti olarak gösterilmiş, kırmızı tehlike olarak kabul edilmiştir.
İnsana büyük bir rahatlama veren yeşil rengi günümüzde psikolojik seanslarda kullanılıyor. Terapiye alınan hastalar yeşil renkle huzura kavuşabiliyor. Sinir sistemine ve başka hastalıklara da iyi geldiği biliniyor.
-
17/12/2009 · Kategori: Merak Edilen Konular
Sual: Abdest için su bulamayan ve teyemmüm etme imkânı da olmayan kimse, namazının kazaya kalmaması için Hanbelî mezhebini taklit ederek, abdestsiz ve teyemmümsüz namaz kılabilir mi?CEVAP
Teyemmüm edememek imkânsız denecek kadar zordur; çünkü toprakla, mermerle, taşla, tuğlayla, kiremitle, cilasız çanak çömlekle, testiyle, kumla, kireçle, toprak tozuyla ve daha başka şeylerle teyemmüm etme imkânı olur. Namazın önemini bilen, yanında bunlardan birini bulundurabilir. Teyemmüm etme imkânı olmayan kimse, iki namazı cem eder. Mesela öğle namazını kılamayan kimsenin, akşama kadar su veya teyemmüm edecek bir şey bulamaması çok zor bir ihtimaldir. Belki ancak hapiste, hücrede olabilir.
Temiz yer, su ve toprak bulamayan hapisteki kimse, okumadan, namaz kılar gibi yapar. Hapisten kurtulunca, hepsini iade eder. (İslam Ahlakı)
Teyemmüm imkânı ve iki namazı da cem edecek durumu da olmayan kimse, ancak o zaman Hanbelî mezhebini taklit ederek teyemmümsüz olarak namazını kılabilir.
Hanbelî’de su ve toprak bulamayan kimse, abdestsiz ve teyemmümsüz olarak namaz kılar; ancak o namazlarda, sadece farzlarına ve namazın sıhhat şartlarına riayet eder. Sünnet ve mendub olan şeyleri yapmaması gerekir. (El-fıkh-u alel-mezahib-il-erbea)
Sual: (Şunu yapan kâfir olur, namaz kılmamak büyük günahtır, kılmayanın duası kabul olmaz) gibi şeyler söyleniyor. Kimin kâfir olacağını, kimin duasını kabul edeceğini sadece Allah bilmez mi? Bir de bunları söylemek, insanları dinden soğutmaz mı?CEVAP
Kimin kâfir olacağını, kimin duasını kabul edeceğini elbette Allahü teâlâ bilir. Bunlar Kur’an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde bildirilmiştir. Yani bunları bildiren, Allahü teâlâ ve Resulüdür. İslam âlimleri de bunları kitaplarına yazmışlardır. Aksi halde, âlimler görevlerini yapmamış olurlardı. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Bildiğini söylemeyen âlimin ağzına, kıyamette ateşten gem vurulur.) [Tirmizi]
Dinimizin emir ve yasaklarını bildirmeye emr-i bil maruf ve nehy-i anil münker denir. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(İçinizde, hayra çağıran, marufu emreden ve münkeri nehyeden bir topluluk bulunsun. İşte bunlar, kurtuluşa erenlerdir.) [Âl-i İmran 104]
Maruf, dinimizin emrettiği hususlardır. Münker ise, dinimizin yasakladığı yani Allahü teâlânın razı olmadığı işlerdir.
Emr-i maruf ve nehy-i münker yapanlara, yani dinin emirlerini bildirenlere, (Sen Allah adına nasıl konuşursun, namaz kılmanın günah olduğunu nereden biliyorsun) diye hakaret etmek cahilliktir. Allahü teala (Emrimi bildirin) buyurduğu için, Peygamber efendimiz ve İslam âlimleri kimlerin Cennete; kimlerin Cehenneme gideceğini bildirmişlerdir.
İnsanları soğutma iddiası da doğru değildir. İnsanlar soğuyacak diye, Resulullah efendimiz ve âlimler dinin emirlerini bildirmeyecek mi? Şarap haramdır, açık gezmek haramdır demeyecekler mi? Peygamber efendimiz de dinin emirlerini bildirince, müşrikler taşladılar, dinden daha çok soğudular. (Hiç bildirmeseydi, tebliğ etmeseydi kimse soğumazdı, kimse Ona düşman olmazdı) denilemeyeceği gibi, (Dinin emrini bildirmekle insanlar dinden soğur) demek de, çok yanlış olur.
İslâm'ı içinden yıkmak istiyorlar... İslâm'ı mihraptan yıkmak istiyorlar... İslâm'ın içini boşaltmak istiyorlar... Türkiye Müslümanlarını doğrudan doğruya kâfir yapamayacaklarını çok iyi bildikleri için onları İslâm içinde saptırmak istiyorlar...Bu maksatla bir sürü dolap çeviriyorlar. İslâmî müesseselerin yıkılmasından, Hilâfet'in ilgasından, Şeyhülislâmlık makamının kaldırılmasından, Medreselerin ve Tekkelerin kapatılmasından sonra halkın bir kısmı yeterli ve doğru din bilgisinden ve kültüründen mahrum kalmıştır. Şer kuvvetleri bu boşluktan yararlanmak istiyor.
Sevgili Müslümanlar!.. Aşağıdaki hususlara dikkat ediniz:
1. İslâm, Allah katında tek hak ve makbul dindir.
2. Bu husus Kur'ân'da açık ve seçik olarak beyan buyrulmuştur.
3. Hak din olmak konusunda İslâm dini ortaklık (müşareket) kabul etmez. Yani üç hak din yoktur, bir hak din vardır, o da İslâm'dır.
4. Ehl-i Kitab da kurtulmuştur ve Cennete girecektir diyen kişi, Kur'ân'a, Sünnete, icmâ-i ümmete aykırı bir söz etmiş ve dinden çıkmış olur.
5. İslâm'ın esası olan Tevhid inancı ile Hıristiyanlıktaki Teslis inancı taban tabana zıttır ve asla uyuşmaz.
6. Hıristiyanlarla Müslümanlar Âmentüde ittifak halinde değildir.
7. Müslümanlar BÜTÜN Peygamberlere (Selâm olsun hepsine) iman ederler. Peygamberlerden birine iman etmeyen kişi Müslüman değildir, kâfirdir.
8.Yahudiler Hz.İsa'yı ve Hz.Muhammed'i (Salat ve selâm olsun ikisine) inkâr ve tekzip ederler. Hıristiyanlar, Hz.İsa'yı tanrı kabul eder ve Hz. Muhammed'i inkâr ederler.
9. Kur'ân'ın Allah kelâmı olduğunu kabul etmeyen kişi küfür üzeredir.
10. Bugünkü Hıristiyanlık Hz. İsa'nın dini değildir, Pavlos tarafından çıkartılmıştır.
11. İslâm'dan başka bütün dinler tahrife uğramıştır.
12. Kur'ân'dan önce gönderilmiş kutsal kitapların metinleri (tamamen veya kısmen) yitirilmiş ve tahrife uğramıştır.
13. Hz.Musa ve Hz.İsa Efendilerimizin dini, usûl ve temel olarak İslâm'dır.
14. Kelime-i Şehadet iki parçadan ibaret bir bütündür, parçalanamaz.
15. Kelime-i Şehadetin ikinci kısmını lisan ile ikrar etmeyenler Müslüman değildir.
16. Tevhid ile Teslis birdir diyenler dinden çıkar.
17. Tek ibrahimî din İslâm'dır.
18.Üç ibrahimî din vardır diyenler dall ve mudildir.
19. Kur'ân'da açıkça "İbrahim Yahudi ve Nasranî değildi, o hanif ve müslimdi" buyurulmaktadır.
20. İslâm şeriatının gönderilmesinden sonra, önceki şeriatların hepsinin hükmü kalkmıştır.
21. İslâm dininde diyalog yoktur, tebliğ ve dâvet vardır.
22. Ne Kur'ân'da, ne Sünnette, ne de 14 asırlık icmâ-i ümmette diyalog vardır.
23. Diyalog 1960'lı yıllarda Roma Kilisesi tarafından çıkartılmış olup Müslümanlara kurulmuş bir tuzaktır.
24. Ehl-i Sünnet ve Cemaat İslâmlığı diyalog diye bir şey kabul etmez.
25. Mardin'de Kazimiye medresesi avlusunda papazlar ve sarıklı bir müftü bir araya gelecek, çanlar çalınacak, ezanlar okunacak, bu esnada medresenin havuzu üzerine inşa edilmiş salaş köprüden hepsi birden geçecekler, böylece Sırat-ı geçmiş ve cümbür cemaat Cennet'e girmiş olacaklar. İslâm dini böyle gülünç diyalog tiyatrolarını kabul etmez.
26. Hz.Muhammed'in peygamberliğini, Kur'ân'ın hak kitab olduğunu, İslâm dininin ilâhî din olduğunu kabul etmedikçe öteki dinlerle diyalog yapılamaz.
27. Müslümanlar, harbî olmamaları ve İslâm barışını kabul etmeleri şartıyla tarih boyunca Hıristiyanlara ve Yahudilere din hürriyeti tanımışlar, İslâm devletinin himayesindeki reayayı korumuşlardır.
28. Hıristiyanlar, Endülüs Müslümanlarına, ahid vermiş olmalarına rağmen hayat hakkı tanımamışlardır.
29. Hz. Musa İslâm Peygamberidir, Hz.İsa İslâm Peygamberidir.
30. Yüzden fazla hadîsle, âhir zamanda nüzul edeceği bildirilen Hz.İsa efendimiz Müslümanlara katılacak ve onlarla birlikte namaz kılacaktır. (Nüzul-i İsa hadîsleri mânevî tevâtür oluşturur. İnkar eden dinden çıkar.)
Sevgili Müslüman kardeşlerim. İki kere ikinin dört ettiğini söylemek için riyaziye profesörü olmak gerekmez. Tevhid ile Teslisin uyuşmaz ve bağdaşmaz olduğunu beyan etmek için din alimi olmak gerekmez. Sağlam akaid ve ilmihal bilgisi olan herkes yukarıya yazdığım gerçekleri kabul eder.
Tuzaklara düşmeyeniz ve imanınızı zâyi etmeyiniz.
Mehmet Şevket Eygi
Abdullah, sabah namazı kılmış, dua ediyordu. “Ya Rabbi” dedi “Bana helalinden hayırlı, bol rızık ihsan eyle, evlatlarıma ve hanımıma helalinden nafaka getirebilmem için, bana güç, kuvvet, sağlık, sıhhat ve kazancıma bereket ihsan eyle. Senin dinine ve kullarına hizmet etmeyi nasip eyle!” Duasını henüz bitirmişti ki hanımı seslendi:
— Bey geç kalacaksın, haydi kahvaltıya gel!
— Geldim hanım geldim. Oh, mis gibi koktu mübarek tarhana, bayılırım.
Hanımı gülümsedi:
— Biliyorum, sen seviyorsun diye yaptım. Haydi, buyur afiyet şifa olsun!
— Allahü teâlâ razı olsun hanım, ellerine sağlık.
— Bey, vakit geldi, geç kalmadan çık istersen.
— Haklısın hanım, haydi Allah’a ısmarladık.
— Selametle, güle güle! Allahü teâlâ kolaylık ihsan eylesin, işini, gücünü rast getirsin.
* * *
Abdullah, gazete dağıtıcılığı yapıyordu. İki çocuğu vardı. Çok saliha, bir o kadar da kanaatkâr bir hanımı vardı. Gazete dağıtıcılığından çok bir şey kazanmıyordu aslında. Kalan zamanlarında, bozulmuş elektrikli aletlerin tamirini yapıyor, geçinip gidiyorlardı. Şimdiye kadar ailesinin isteyip de, onun alamadığı hiçbir şey olmamıştı. Hoş, hanımı da beyini zor durumda bırakacak hiçbir şey istememişti şimdiye kadar. Hep ellerinde olanla yetinmeye çalışıp, dünyalığa fazla değer vermemiş, beyinin getirdiğine razı olmuş; hatta üç beş kuruş da bir kenara koyabilmişlerdi. Kim bilir, belki bereketi çoktu kazandıkları paralarının.* * *
Abdullah, gazete dağıtım bürosundan, abonelerin gazetelerini alarak dağıtmaya başladı. Dağıtım bittiğinde her zaman uğradığı, bakkal Hasan efendinin gazetesini de bıraktı. Biraz onunla sohbet ettiler. Hasan Efendi bu sohbete alışıktı ve her gün aynı saatlerde Abdullah’ı bekler, sohbet ederken içecekleri çayı bile hazır ederdi. O gün de öyle oldu, sohbet ve çaydan sonra büroya gitmek için bakkaldan çıktı. Bakkalın karşı kaldırımında, saçı başı dağınık, pejmürde kılıklı birinin oturduğunu gördü. Aynı kişi, bir gün önce de aynı yerde oturuyordu. İçinden, “Elimde gazetem arttı. Allah rızası için, bu gazeteyi şu garibe vereyim” diye geçirdi. Adamın yanına yaklaşarak:
— Selamün aleyküm bey abi. Bu gazete size hediyem olsun, diyerek gazeteyi uzattı.
— Ve aleyküm selam, sağ olasın, diyerek başını kaldırdı ve gazeteyi alarak tekrar kendi düşünceli dünyasına döndü adam.
Abdullah, büroya gidene kadar bu adamı düşündü. Neydi onu böyle kaldırım kenarında oturtup düşünceler deryasına salan. Kim bilir ne derdi vardı. Rabbim herkese kolaylıklar versin diyerek büroya geldi, kalan gazeteleri büroya bırakarak eve döndü.
Sonraki birkaç gün hep aynı şeyler tekrar etti. Abdullah, bakkaldan çıktıktan sonra karşı kaldırıma geçiyor ve orada oturan adama bir gazete verdikten sonra büroya gidiyordu. Bir gün bakkal çıkışı, her zaman oturduğu yerde göremedi adamı. Merak içinde, ne oldu acaba, neden yok diye düşünürken, bir evin penceresinden kendine seslenildiğini duydu. Sesin geldiği tarafa baktı. Adam Abdullah’a seslendi:
— Dağıtıcı kardeş, işin bitince bize gel, seni kahvaltıya bekliyorum.
Abdullah kendisine seslenenin, kaldırımda oturan kişi olduğunu görünce şaşırdı. Daha yeni tanışmışlardı ve kendisini kahvaltıya çağırıyordu. Ne yapacağını, ne söyleyeceğini şaşırdı.
— Benim işim uzun sürer efendim, beni beklemeyin!
— Olsun. İşin ne zaman biterse o zaman gel. Seni mutlaka bekliyorum.
— Madem ısrar ediyorsunuz peki efendim.
Gazeteleri büroya bırakan Abdullah, merak içindeydi. Yol boyu, ne oldu da bu adam beni çağırdı, ne yapacak, ne isteyecek acaba gibi sorular kafasında dolaşıp durdu. Sonra sanki sorulara cevap bulmuşçasına, “Tabii ya, neden daha önce aklıma gelmedi? Gazeteye abone olmak için beni çağırıyordur” diye düşündü. Kendi kendine verdiği bu cevap, onu neşelendirmiş, rahatlatmıştı. “Eli boş gidilmez, bizim bakkal Hasan Efendiden bir ekmek alayım da, öyle gideyim bari” diye geçirdi içinden. Bakkaldan aldığı ekmeği bir poşete koyarak kapıyı çaldı.
— Hoş geldin, geç içeri dağıtıcı kardeş! Gel, biz de kahvaltı için seni bekliyorduk.
— Hoş bulduk efendim. Şey, gelirken ekmek almıştım, sıcakmış da, buyurun!
— Zahmet etmişsin, sofraya buyur. Kusura bakma, sana yalnız bir kuru ekmek ve zeytin ikram edebiliyoruz. Aslında daha mükellef bir sofra olmasını isterdik ancak…
— Estağfurullah efendim. Ne demek, biz de böyle kahvaltı ederiz, üstelik çok da severiz zeytin ekmeği.
— Seni niçin çağırdık, biliyor musun?
— Gazeteye abone olmak için mi?
— Şey aslında başka bir şey için çağırdık; ama tabii abone de olacağız gazetemize. Neyse, haydi hem kahvaltımızı yapalım, hem de sohbet edelim.
Bir taraftan kahvaltı ediyorlar, bir taraftan da sohbet ediyorlardı.
— Bu arada benim adım Mahmut, senin adın nedir?
— Benim adım Abdullah efendim.
— Abdullah kardeş, aslında biz hanımla sana teşekkür etmek için çağırdık. Sana çok şey borçluyuz.
— Ben mi? Ben ne yaptım ki efendim?
— Ne mi yaptın? Hayatımızı değiştirdin. Daha ne yapacaktın?
— Hayrola hayatınızı nasıl değiştirdim?
— Evimize huzur getirmek suretiyle… Bana verdiğin ilk gazeteyi hatırlıyor musun? İşte her şey o gazeteyle başladı. Yaklaşık 8–9 aydır işsizdim. Hanımla bu yüzden sık sık atışıyorduk. O bana bir iş bulamadığım için kızıyor, ben ise iş için başvurduğum kapılardan hep eli boş dönüyordum. Büyük bir boşlukta, ne yapacağını şaşırmış halde, bunalımlar içinde, her gün eve erken gelip hanımın sözlerini duymaktansa kendimi sokağa atıyor, o gördüğün kaldırımda sabahtan gece geç saatlerine kadar oturuyor, sonra geç saatte eve gelerek hemen yatıyordum. İşte öyle bir günde, geç saatte eve geldim. Senin verdiğin gazeteyi masanın üstüne bırakarak, hanımın söylenmelerine fırsat vermeden yattım. Ertesi gün erkenden, yine kaldırım kenarında iş için nereye gitsem diye düşünüyordum. Hanım evde senin verdiğin gazeteyi açmış defalarca okumuş. Neyse, ben eve yine geç geldim. Tabii senin verdiğin gazeteyle... Kendimi işiteceğim sözlerden nasıl kurtaracağım diye düşünürken kapıyı açan hanımım beni güler yüzle, “Hoş geldin efendi, aç mısın, sana çorba yaptım” diyerek karşıladı. Ben hanımın dırdırından nasıl kurtulacağım, yine iş bulamadım diye düşünürken, hanımın böyle karşılaması beni şaşırttı. Herhalde benimle alay ediyor, daha fazla sinirlerimi bozmadan yatayım dedim. Elimdeki gazeteyi masanın üzerine bırakıp, bir şey söylemeden yattım. Sonraki günlerden birinde, başvurduğum bir fabrikadan “Yarın gel, işe başla” dediler. Çok sevindim. Erkenden eve döndüm, hanım ne söylerse söylesin, ne kadar dalga geçerse geçsin, nasıl olsa iş buldum artık diyerek eve geldim. Hanım yine beni güler yüzle kapıda karşılayarak, “Hoş geldin evimin efendisi, nasılsın, aç mısın, sofrayı hemen hazırlayayım mı?” dedi. Hanımın uzun süredir böyle davranınca, alay etmek için olmadığını düşünerek, konuşmaya başladım.
* * *
— Yahu hanım, sana birkaç gündür bir şeyler oldu. Önce benimle dalga geçtiğini düşünüyordum; ama sen böyle davranmaya devam edince samimi olduğunu anladım. Sahi kafanı bir yere mi çarptın, ne oldu sana?
— Sana işin gerçeğini anlatayım mı? Ama önce otur ve getirdiğin Türkiye gazetesinin orta sayfasını oku dedi.
— Okudum ne olacak?
— Dikkatlice bir kere daha oku. Ben tam 4 defa okudum.
— Evet, okudum.
— Şimdi, sonraki günün gazetesini sana veriyorum yine orta sayfadaki şu yazıyı oku. Anladın mı bey? İlk gün, “Kocanın hanımı üzerindeki hakları” yazısını okuyunca neye uğradığımı şaşırdım. Tekrar tekrar okudum. Meğer ben sana ne kadar yanlış davranmışım, ne kadar zulmetmişim. Yalvarırım, bana hakkını helal et!
— Hanım, ben de ertesi günkü gazetede, “Hanımın kocası üzerindeki hakkı” yazısını okuyunca aynı şeyleri düşündüm. Sen de bana hakkını helal et! En iyisi, birbirimize haklarımızı helal edelim, bir daha da birbirimizi üzmeyelim. Hem biliyor musun, iş buldum, yarın gel başla dediler.
— Bey çok sevindim. Sana bir şey söyleyeyim mi? Ben ne yaptım, biliyor musun? Namaza başladım. Alt kattaki teyze öğretti bana. Kur’an-ı kerim de öğretecekmiş.
— Çok şükür Rabbimize... Evimize huzur geldi, ben de namazlarımı kılmaya başlayacağım.
— Mahmut Bey, ne düşünüyorum biliyor musun? Senin şu dağıtıcının verdiği gazete var ya, bize bereket ve huzur getirdi. Ne dersin, madem işe de başladın, gazeteye abone olalım mı?
— Hanım daha dur bakalım. Daha başlamadım, hem nasıl öderiz parasını?
— Allah büyüktür bey, öderiz inşallah. Böyle “huzur veren bir gazeteyi” alınca, Allahü teâlâ bunun vesilesiyle, evimize bereket de ihsan eder inşallah. Maaşını aldığında da, güzel bir sofra hazırlayıp senin dağıtıcıyı da kahvaltıya çağıralım, hem abone olalım, hem de teşekkür edelim bize getirdiği huzur için, ne dersin?
— İnşallah hanım. Hele maaşı bir alalım da...
* * *
— Bundan 3–4 gün önceydi Abdullah kardeşim. Ekonomik krizden dolayı fabrika kapandı. Biz de maaşları alamadık; fakat hanım, “Niyetimizi bozmayalım. Biz ne yiyorsak o da ondan yer. Hem böyle bir gazetenin dağıtıcısı elbette insanlarda kusur aramaz, bizi hoş görür” diyerek ısrar etti. Şimdi işsizim; ama huzurluyum elhamdülillah. Dinimizi öğreniyor ve yapmaya çalışıyoruz, hanımım da kapanıp dini görevlerini yerine getiriyor. Şükürler olsun. İşe gelince, Rabbim bir kapıyı kaparsa elbet bir başka kapıyı açar. İşte böyle Abdullah kardeşim. Şimdi senden ricamız, bize de her gün bir gazete bırakman ve dua etmen. Biz sana hep dua edeceğiz.
— Efendim anlattıklarınız ne kadar güzel şeyler, inşallah hepimiz kurtulanlardan oluruz. Size gazete getirmek beni çok mutlu eder, hem de sizi sık sık görmüş olurum.
* * *
Abdullah artık her gün bir gazete de Mahmut Beylerin evine bırakıyordu. Ara sıra görüşüp sohbet ediyorlardı. Mahmut beyin eski çalıştığı fabrika kapanmış, yerini büyük bir market satın almıştı. Marketin sahibi, kendisinin markette çalışmasını istemiş, zamanla dürüstlüğü ve güzel ahlakı sebebiyle market hissedarlarından olmuştu.
Mahmut Bey artık etrafında itibar sahibi yani saygın, beğenilen, sözü dinlenen, birisiydi. Çevresindeki arkadaşlarını da gazeteye abone yapmış, Abdullah’ın gazete abone sayısı bir hayli artmıştı. Mahmut Beyler, maddi ve manevi olarak birçok nimetlere kavuştular; ama geldikleri yeri ve gazetelerini, bir de Abdullah ve ailesini hiç unutmadılar. Hatta onlarla komşu olmak için Abdullahların yakınından ev aldılar. Yani kurtulmak için, kurtulanlarla beraber oldular.
Z. Alkan
« Önceki Yazılar :|:
















